gündelik yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündelik yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2020 Cuma

Hayaller

Buraya bir hayal bırakıp da gideyim. 

Meselâ çok hızlı bi insanmışım artık çok. Aynı gün içine sığdırabiliyormuşum  bir sürü şeyi. O kadınların hazırladıkları cafcaflı kahvaltı sofralarını hazırlayarak başlıyormuşum güne. Parmağı şıklatır gibi bi hızla da kaldırıyormuşum sofrayı. Hem sıra sıra bekleyen okunacak kitaplarımı okuyormuşum hem ütüleri yapıyormuşum.
Hem eşi dostu ağırlıyormuşum hem akşama nefis yemekler döktürüyormuşum. Araya da adım başı sosyal medyaya yazıyormuşum. İnstagirl ablalar gibi, hayattan, insandan, ruhtan ince ince döktürüyormuşum. Hem geridönüşüm elişlerimle uğraşıp etrafa hediyeler yapıyor hem de öyküleri denemeleri çeşit çeşit edebi işleri yazıp dosyalayıp yayınevlerine postalıyormuşum. 
Yani pes etmiyormuşum. Günün yarısında "yetişemedim yine" deyip postu sermiyormuşum. 
Ay nasıl hayal ama... Yok dua olsun bu. Hayırlı mübarek Cuma günü hürmetine. Kabul görsün inşaallah. 
Hızlan Bilgee! 

İyi de bunu yapan insanlar nasıl yetişiyo acep? O da ahirete kadar cevabını alamadığım bi soru olarak kalacak. 

Sevgiler canlar! 
Fotoğraf, Urla / İzmir 


15 Ocak 2020 Çarşamba

Cesaret

   Aslında bu fotoğrafı koymayacaktım. Yani cesaretle ilgili bir şeyler karalamak istedim ama fotoğraf seçerken elim yanlışlıkla bu fotoğrafa dokunmuş ve de bloğa aktarmış oldum böylece. Hay Allah dememe kalmadan bu tatlının da cesaretle ilişkisini anımsayıp bu fotoğrafın aynen kalmasını istedim. Yazının sonunda neden bahsettiğimi açıklarım. 

    Hayatta tanıdığım bazı insanlar var. En zor şartlarda en çetrefilli işlere atlayıp bir çırpıda çözüyorlar. "Başlamak bitirmenin yarısı" sözünü somut bir hale getiriyorlar adeta. Benim kafamda "acaba olur mu, yarı yolda kalır mıyım, ya şöyle şöyle olursa da beceremezsem" gibi bir sürü soru yer kalabalığı yaparken cesur insanlar ateşe atlayan pervaneler gibi işin üzerine atılıp bir çırpıda bitiriyorlar. 
    Bir keresinde bir vakıfta gönüllü çalışırken, vakıf başkanı abla vakıf binasının bir kısmını tadilata sokmaktan bahsetmişti. Ben ve benim gibilerin içinde soru kelebekleri uçuşmaya başladı tabi hemen. "Bunun için bütçe lâzım, iş gücü lâzım, vakit lâzım. Hepsini aynı anda nasıl temim ederiz? Hem zaten şu anda bile imkanlarımız kısıtlı ki... bla bla bla.."  Ama vakıf başkanı abla bizzat kendisi balyozu eline alıp işe koyulunca hepimiz şaşıp kalmıştık. Ve mecburen sürece destek olduk. Sonuç olarak bir kaç hafta içinde çok kullanışlı ve şık bir vakıf binamız olmuştu. 

    Bazıları da var ki herkesin bir kişi üzerine saldırdığı zamanlarda o kişinin lehine yer alıp destek olabiliyor. Bu da bir cesaret meselesi. Çoğunluğa, karşı duruş sergilemek yani. Bunu yapmayı severim. Eğer gerçekten bir haksızlık varsa ortada yani. Altta kalanın yanında olmak bana pek zevkli gelir. Bu eğilimimin kaynağı çocukluğumdaki bir anı olsa gerek. İçimi ezen bir anı. 
    Çocukluğumda mahallemizde bir düğün yemeği hazırlanıyordu. O vakitler herkes yardıma giderdi bu gibi işlere. O günkü yemek hazırlığında arkadaşlarla biz de gitmiştik. İçimizdeki bir kıza karşı gıcık olmuştuk sanırım. Her zaman yanımızda olan bir kız değildi. Yabancı sayılırdı. O kız da yardım ediyordu. Herkes sürekli kızın yaptığı işi eleştiriyor ve onu kırıyordu. İşi bırakıp gitmesini ve başbaşa kalmayı istiyorduk belkide. Ben de onlara katılmıştım ve kızı rencide edecek şeyler söylemiştim sanırım. Tam hatırlamıyorum ama çoğunluğa uyduğumu çok net hatırlıyorum. Başkalarına saçma gelebilecek bu ufacık detayın ince bir kıymık gibi halen içimde durup durması çok ilginç. Belki de bu anı yüzünden  şimdilerde nerde çoğunluk tarafından linç edilmek durumunda kalan birini görsem onun yanında yer almaya çalışırım. Günah çıkarma eğilimi olabilir ama rahatlatıcı bir eylem.  

    Mutfakta cesaret de başlı başına bir dosya. Yemeklerin aklı var derdi bir tanıdığım. "Eğer pasif kalıp ne yapacağını bilmez halde görürse seni, iktidarı elini alır ve güzel bir şey yapmana imkân vermez. Sen atlayacaksın yemeğin üstüne, kendinden emin olacaksın ve iktidarı eline alacaksın." Derdi. Kulakları çınlasın. Bi keresinde ablam da buzluktan çıkardığı bir donmuş börülce poşetine  şaşkın şaşkın bakarken ben, cesaretin rolünü hatırlatmıştı bana. Ben poşetin içinden az bir miktar donmuş börülceyi nasıl çıkartsam ki diye düşünürken poşeti eline alıp hızla mutfak bankının kenarına çarpmış ve ihtiyacımız olan börülceyi tencereye boşaltıvermişti. Bi yandan da kıkırdayıp "mutfakta hızlı ve cesur olmalısın Bilgecim"  anlamında bir şeyler söylemişti. O günden sonra dondurucudan bir şeyler çıkarıp yemekte kullanmak benim için sancılı bir iş olmaktan çıkıvermişti. 

Evet bir cesaret örneği gösterip ilk defa yaptığım bu tatlıyı, katıldığım bir akşam yemeğine götürmüştüm geçen hafta. Tatlının içinde ıspanak var. Beğenileceğinden çok emin olmamakla birlikte yine de risk almayı tercih etmiştim. Çok beğenildi. 
Cesur olmak,  belli dozda olunca müthiş işlevsel bir şey. Bazen ise kaçınılmaz bir ihtiyaç. Onunla ilgili yazacaklarım bu kadar. 
Cesaret ve sevgi dolu günler olsun canlar. 

12 Ocak 2020 Pazar

Basit yaşamak

 Hayatım boyunca kaotik şeylere hiç girmedim. Herhangi bir şey eğer fazlaca karmaşıksa oradan uzaklaştım hemen. Yani kişisel gelişim kitaplarının yazdıklarının tam tersini yaptım. Çözmeye çalışmadım. Hayaller, renkler, estetik, zerafet, duygular  v.s. İlgilendiğim şeyler bunlar oldu genelde.  

Neden böyle oldu bilmiyorum. 0/7 yaş aralığımdaki bazı ebeveyn ihmalleri olabilir. Mesela çocukluğumda çok tv izlerdim. Genelde etrafımdaki herkes beni konuşturmaya çalışırdı. Herkes tarafından çokça şımartıldım. Sevgi manyağı yapılır mı bi insan. Ben yapıldım. Annemin dedikodusunu yapmayacağım şimdi burda. Ama bence bu ve benzeri bi takım eğitim falsoları, mücadele ve sorun çözme kabiliyetimi köreltmiş olmalı. Çünkü çocukluğumda tüm sorunlarım etrafımdakiler tarafından itinayla çözüldü hep. 

Diğer yandan, içimde bitmek bilmeyen bir yaşam enerjisi oldu hayatım boyunca. En zor zamanlarda bile dibe vurmama engel olan bir enerjiydi bu. Şimdi bu da iyi mi kötü mü o da tartışılır. Ara sıra dibe vurmalı bi insan bence çok sert olmayacak şekilde. Neyse ne diyordum.  Yaşam enerjim... Daha sonraları da insanlar bu yaşam enerjisini çok sevdiler. Çok sayıda insan bu enerjiden beslendi de. Zerre miktar sakınmak gelmedi aklıma bu enerjiyi paylaşma konusunda. Yedisinden yetmişine geniş bir yelpazeyle hem de... 

Üzerimizde oluşan donanımlar hep bizi koruyan kollayan cinsten şeyler. Mevlânın bize olan sınırsız sevgisinden olsa gerek. Ben sorunlardan kaçtıkça yaşam enerjim arttı. O arttıkça çevremdeki hayran kitlesi arttı. Sorunlar azaldı. Beraberinde benim çözüm yeteneğim de azaldı tabi... Çözüm yeteneğim yok ama çözülüyor ufak tefek  sorunlar bi şekilde şükür. Sorun çözmede yetersiz olsam da kimsenin başına sorun olmamaya azami özen gösteriyorum o da ayrı. 

Şimdilerde bakıyorum kendime. Yaşıtlarımla aramda devasa farklar var. Kırk yaşında kadınlara bakıyorum, çoğu telâşlı, hırslı, kaygılı ve çilekeş... Çözümleyecek bir sürü sorunları ve benimkinden çok daha maharetli çözüm kabiliyetleri var. Ama yine de çok yıprandıkarını söylüyorlar. Oysa yaşadıkça yıpranmak yerine parlamalı değil mi insan ? Bence öyle... 

Hep basit yaşamayı tercih ettiğim için halen enerji doluyum. Konuşmayı, gülmeyi,  sıcacık ilgiyi alakayı seviyorum. Samimiyeti seviyorum. Ama ihtirası sevmiyorum. Yüksek topuklar midemi bulandırıyor. Hep spor ayakkabı olmalı ayaklarımda. Rahat,özgür ve her an için beni ortamdan kaçırabilecek nitelikte...  Bi sorun çıkarsa diye. 


Elbette her şey bu kadar basit değil. Hayatta mecburiyetler var bi de. İstenmeden omuzlara binen ağırlıklar var. İstese de basit yaşayamayanlar var elbette. Ancak gözlemlediğim bir şey var : Bir insan ne kadar çok ihtirastan vazgeçip hayatını sadeleştirirse o kadar fazla yaşam gücüne kavuşuyor. Yani demem o ki tuttuğunu koparanların eli hep dolu oluyor evet ama kalpleri çok yoruluyor. Çabuk yoruluyor. Yazık oluyor. Çoğu hayat yaşadıkça parlamıyor, tam tersine yıpranıyor. 
Sorun büyük. O zaman kaçtım ben. 

2 Ocak 2020 Perşembe

2020

   Durun şuraya yeni yıl ile birlikte kazanmak istediğim alışkanlıkları bi yazayım. Hani yıl içinde falan karşıma çıkarsa, kendime hatırlatma olur. 

#Herhangi bir ortamda herhangi bir konuda fikrim sorulduğunda susmak yerine en doğru şeyi söylemek. Yani kimseyi  kırmadan tabi yine de... 

#Her gün bir konuda araştırma yapmak. Notlar almak. 

#Göz nimetini daha iyi koruyabilmek. Her ıvır zıvırın oradan içeri girmesine engel olmak. Beynin penceresi çünkü o. 

#Sosyal medyanın, ben farkında olmadan vakti vakumlamasına karşın daha dikkatli olmak. Akışa dalıp gitme gafleti var ya ondan bahsediyorum. 

#Meleklerin evde ben yalnızken bile benimle olduğunu hep hatırda tutmak. Etrafında kendine hizmet eden bir ordunun sultanına yaraşır zarafette yaşama gayretinde olmak. 

#Evi her an için misafir gelebilir durumda tutmak. 

#Her gün bir yemek tarifi öğrenmek. Damak tadını zenginleştirme gayretinde olmak. (Bu daha çok eşimin yerleştirmemi istediği bir alışkanlık aslında) 

#Az yemek, çok su içmek, daha fazla meyve ve sebze tüketmek. 

#Vakti kullanırken hep bi sonraki saatin plânını yapmak ve boşta kalmamak. 

#Özellikle Turk-islam tarihi, edebiyat ve yeni bilimsel gelişmeler konularında gelişim göstermek. 

#Her gün yazmak. Ama mutlaka yazmak... 

#Blogları daha fazla ziyaret etmek. Daha fazla blogcan tanımak. 

#Daha fazla canlı kanlı sohbetler. Oturup çay/kahve içmeli sohbetler. Daha fazla muhabbet. 

Aklıma gelenler bunlar oldu. Daha vardır ama zihne ilk gelenler önemli o sebep gerisi için zorlamaya lüzum yok sanırsam. 

Herkeslere plânlarının hayallerinin gerçekleştiği ve güzellikler getirdiği vakitler dilerim. 
Sevgiler:) 
Fotoğraf, Cunda /Ayvalık 

18 Aralık 2019 Çarşamba

Cafe Tıp

    Seviyorum bu hastane kafeteryasını. Dışarıda sıradan bir kahve mekânı  olsa da sever miydim acaba böyle ? Sanmam. Burayı benim için ilginç kılan şey, renkli sandalyeleri ile kombinlenen farklı statülerdeki müşteri profili çünkü. 
    Yani burası bir hastane. Hastaların ve doktorların olduğu bir yer. Bu kafeteryanın özelliği ise  bu iki kesimin ikisine de aynı anda hitap edebiliyor olması. Diğer yandan masa ve sandalye sayısı kısıtlı olduğu için müşteriler masaları birbirleriyle paylaşmak zorundalar ayrıca. Burdaki sandalyelerden birine oturduğunuzda, karşınıza hem mesai saatlerinin çokluğundan, akşamı nasıl değerlendireceğinden bahseden uzman bir doktor hem de mide şikayetleri için kontrole gelmiş sıradan bir yaşlı teyze oturabilir. İki kesimin iç içe geçtiği nadir mekânlardan biri burası. 

   Mesela bu fotoğrafı çektikten sonra masamı bir avuç genç bayan doktor kapladı. Bir yandan yazarken bir yandan onların muhabbetlerine kulak misafiriyim mecburiyeten. Hastaneye yeni alınan bir cihazın kullanımı ve bu konuyla ilgili kendi birimlerinde yapılan düzenlemelerden bahsediyorlar. İçlerinde biri bu konudaki alışma evresinde çektiği sıkıntılarını anlatırken diğer ikisi onu yüreklendirirmeye çalışıyor. Konuşulanların duygusal metnine dikkat ettiğimde ilkokuldaki kız çocuklarına benzetiyorum onları. Aşı yapılmış ikisi. Diğeri habire ağlayıp yaptırmam dedikçe onu cesaretlendirmeye çalışıyor diğerleri. 

   Sol ön çarprazımda tekerlekli sandalyede bir oğlan var. Yanında ablası yaşlarında bir genç kız. Konuşuyorlar. Oğlan bazen endişeli gözlerle konuşuyor, bazen de ışıldıyor gözleri neşeyle... 

   Yan masaya kırmızı kısa ceketli aristokrat görünümlü orta yaşlarda bir bayan oturdu demin. Siparişini devlet sırrı gibi itinalı ve detaylı bir tavırla verdi garsona. Hasta olduğunu sanmam. Belki hasta yakını. Ya da proflardan biri de olabilir. 

   Ön masada taşralı bir aile var. En ihtiyarları olan nine, önündeki böreği ufak kırıntılar haline getirdikten sonra yemeğe çalışıyor. Oğlu ya da damadı olabilecek genç karşısına oturmuş yüksek sesle bir şeyler anlatıyor ara sıra. Kafasını sallıyor nine onu tasdikler gibi ama daha önemli problemi önündeki börek şu anda. 

   Milyonlarca insan,milyonlarca tür,hikâye, hayat,hayal,gerçek... Hepsinin harmanlandığı bir mekân. 

   Öğle saatleri yaklaşınca daha kalabalıklaşıyor burası. O vakit tam curcuna... Benim de kendimi bahçeye atma vaktim geliyor otomatik olarak. 
Bir kahve alıp bahçe manzaralarına göz atma vakti yani. Çantamdaki kitap bekleyebilir az daha. 

Not: Çayın dibini bırakmak kibir alameti diye okudum geçenlerde. Bırakmayalım içelim. Niye israf olsun ki hem dimi. 

Sevgiler canlar... 

13 Aralık 2019 Cuma

Amelie Kafası/7

# Babam bizimle yine yeniden hamd olsun ! 80 yaşında kendisi.  Bi süreliğine bizimle yaşayacak. Kulakları ağır işittiği için ona söylediklerimi yüksek sesle duyurmam gerekiyor. Ama sesimi yükseltirken de rahatsız oluyorum çoğu zaman, sanki onu rencide edecekmişim gibi geliyor. Bi değişik... 

#Şehir kütüphanesine abone oldum. Hem spor olsun gider gelirim bi kaç haftada bir diye, hem de aradığım bazı kitapları bulurum diye. Buluyorum da... Kütüphaneler iyi ki varlar. 

#Geçen gün, büyüdüğüm kasabadaki Aysel teyzeyi aradım. Annemin kankasıydı bir zamanlar. Annemi kaybettikten sonra onun dostları daha bir kıymete bindi gözümde. Tek başına yaşıyor Aysel teyze. Romatizmaları azmış son dönem, onu anlattı. Oturduğu daire üçüncü kat. Odun sobası yakıyormuş halen. Eşi vefat etmeden önce, bi makara sistemi kurup odunu kömürü daha kolay daireye taşımayı akıl etmiş ama Aysel teyze binanın görüntüsü bozulur diye reddetmiş. Şimdi zar zor taşıyormuş. Bazen de iyi kalpli insanlar yardımcı oluyormuş. Yalnızlık ve gitgide  zorlaşan fiziksel koşullar... Yine güzel bi ihtiyarlık duası yaptırdı yüreğime. 

# Geçen gün üst katımdaki doktor komşumla (beyin cereahı) asansörde karşılaştık. Genelde hep koşuşturma içinde ve telaşlı olur. Göz kontağı bile kurmaz pek, vakti yok kadının haklı. Ama geçen gün beni gördüğünde sarılıp öptü. Şaşırdım. Bi şeylere susamış gibiydi. Ayak üstü lafladık. Belki de sıradan bir muhabbete susamıştı. 

# Blog dünyasını gezemiyorum pek ama aklım kalıyor aslında çoğunda. Kimler neler yapıyor nelerden bahsediyor. Ah vakit ah...

# Günler çıldırmış bir hızla akıyor resmen. Koşuşturmadan rutinlere bile yetişmek mümkün değil. Uzun yaz günlerini özlemek için erken mi ? 

# Farkındaysanız ne kadar ağır oturaklı şeyler yazdım, Amelie köşesine  hem de. Sanırım artık gerçekten olgun biri olmaya başladım şükürler olsun. Yani yaşım gibi hani kırklar filan... Neyse hadi inşaallah. 

#Kışın gelmesiyle birlikte kaloriferleri açtık. Kalorifer peteklerimizde bir hava boşluğu var sanırım. Belli aralıklarla tık  tık diye ses çıkarmaya başlıyor. O esnada gidip düğmesini hafifçe kımıldattığınızda ses kesiliyor. Önceleri sinir  oluyordum çünkü sürekli yerimden kalkmam gerekiyordu. Geçen gün aklıma hematoloji doktorumun dedikleri geldi. Kanımda pıhtılaşma eğilimi varmış. "Sürekli hareket halinde olmalısınız Bilge hanım. Uzun süreli durağanlıklardan kaçının. " Tabi yaa... dedim sonra kendi kendime. Okumayı sevdiğim için vaktimin çoğu oturarak geçiyor malesef. Yani çoğunkla öyle... Mevlâ benimle ki beni öylece kendi halime bırakmıyor.  Kalorifer petekleriyle irkiltip beni harekete geçiriyor şükürler olsun. 

# Bugünlerde ısırgan otuyla aşk yaşıyoruz. Her türlü seviyorum onu seviyorum duysun alem ! Salatası, mücveri, böreği... O kalp ben. 

# "İrade terbiyesi" diye bir kitaba başladım. Yazarı Jules Payot. Okuyanınız vardır belki. Bitirince paylaşırım yorumumu. Şimdilik faydasını görüyorum diyebilirim ama. 

Hadi bugünlük bu kadar olsun ;) 
Sevgiler herkese, iyi bakın yüreciğinize... 

7 Aralık 2019 Cumartesi

Karnaval

   İçimde bazen öyle hisler açığa çıkıyor ki. Bol baharatlı alengirli yiyecekler gibi bir şeyler... Hani hem tadına bakmaya çekinirsin ama hem de deli gibi merak edersin. Öyle bi uçlarda hayaller, söyleşiler, mizahlar planlar, ütopik şeyler işte...  Kafamın içinde bazen, çılgıncasına renklerle bezenen karnaval meydanına dönmüş manzaralar canlanıyor. 
   Eğer o anlardan birinde yanımda birileri varsa, ona ucundan bir manzara görüntüsü açayım diyorum.  Kafamın içindekilerden bir güzellik hani... Gel gör ki çoğu zaman büyük bir hayali silginin hışmına uğruyor o karnaval meydanı. Gülünüp geçilerek bazen, konu apar topar kapatılarak, ciddiyete davet telaşıyla bazen...Ama hep telaşla... O renkli baharatlı harika yiyecekler acımasızca çöpe gidiyor. Sonra araba vergilerinden konuşuluyor, kira getirilerinden, ev temizliğinden, siyasetin yanık tenine bile dokunuluyor. Ama asıl seyredilesi renkler ziyan oluyor. Yeryüzünde yalnız değilsem eğer... Ki hiç sanmam. 
Aman Allahım... Ne çok renk heba ediliyor her gün. Milyarlarca ton belki, vahşet... 
Güzel hafta sonları olsun dostlar... 
Renkleri ziyan etmeyin, seyreyleyin... 

8 Kasım 2019 Cuma

Günün önemi



Bugün Mevlid kandili. Sevgili peygamberin doğum yıldönümü. 

Bugün hapşırarak kalktım yataktan. Baktım bedene gribal haller nüfuz etmiş. Tamam dedim ben hastayım. Yatağı toplamadım. Amaan sonra yaparım diyerekten mutfağa yöneldim. Kahvaltı yapmak da istemedi canım. Bir kaç bardak çay ve iki kurabiye oldu kahvaltım. Bişeyler okuma isteğim var mı içimde ? Yok... Hastayım ben. Grip olmuşum grip. Üzerinize afiyet... 

Ee ne yapayım ? Salona geçeyim, tv karşısına, Trt2 beni biraz oyalar nasılsa.  Bir yazarı konuk etmiş söyleşi programına bir piyanist. Çok güzel bir soru soruyor konuğuna : İnce bir kalbi nasıl korumalı ? Cevap veriyor yazar : Kırıla kırıla... Yani diyerek anlatmaya devam ediyor. Yani yıllar içinde öğreniyorsunuz ki tek kalp sizinki değil ve siz her şeyin merkezinde değilsiniz. 
Düşünmeye başlıyorum. Böyle bakabilmek ne denli bir gayreti gerektirir kimbilir. Sonra aklıma geliyor. Sen olmasan dünyayı yaratmazdım denilen arşa adı yazılı sevgiliyi (s.a.v). Biricik olduğu halde kendini hiç de öyle görmeyişini. Sonra aklıma başka şeyler de geliyor. Onun gayreti,onun gücü, kuvveti, feraseti... Kendime bakıyorum sonra. Hastalığı ne de güzel kabullenivermişim, gayretsiz,isteksiz... Senkronize misin rehberle ? diye  soruyorum kendime... Trt2 bi şekilde bana günün önemini hatırlatıyor şükür.Yatağımı topluyorum önce. Güçlendirecek vitaminli bir şeyler de yemeli... Elime uğraşacak bir şeyler alıyorum sonra. Grip mi? O da ne ? 

Güzel kandiller olsun canlar. Her an sevgili rehberle bir olmaya yürekten devam... 

Fotoğraf, Restore edilmiş bir Osmanlı hamamından... / Manisa 

29 Eylül 2019 Pazar

Bugünden...

Bugün memleketin Kuşadası sahiline gelmek nasip oldu canlar.  Eşimin bir işi nedeniyle sahili bir miktar yalnız adımlamak da nasip oldu ayrıca. 

Yalnızlık, bir oyun hamuru gibi aslına bakarsanız.  Onu alıp şefkatle davranırsanız eğer mükemmel vakitler oluşturabilirsiniz. Hoyratlığı sevmez  lâkin yalnızlık. Şükürsüz olunursa en karanlık zindan oluverir. Hayatım boyunca yalnızlıklarımı alıp pamuklara sardım. Bunu sevgili yaratanın izniyle yapmaya çalıştım. Sevdim, şefkatle kucakladım tek başınalığı. Ve çoğu zaman tadından yenmezlikte hoş  vakitler inşa ettim kendime şükür. Bazen babamın dağın tepesindeki  taş duvar evinde, bazen de bir Eylül sabahı Kuşadası sahilinde... 

    Denize baktım bugün yine. Uzun uzun....  Ne muhteşem bir evrende nefes alıp verdiğime hükmettim belki bir milyonuncu kez. Deniz ve gökyüzü ikilisi için şükrün zerresini eda edemeyiz zannımca. Ama yine de hep var olsunlar hayatımda duasıyla şükrü ilave edeyim şuracığa. Dursunlar...  :)
 Sardunyalara rastladım bi yerde.  Anne evi, yaz günü, bir bardak soğuk ayran ve sardunyalar... Kelime kelime dizildiler zihnime.
    Sahil de yalnızdı ben gibi.  Kafasını dinliyor gibiydi o da.  Pek rahatsız etmek istemedim. Ama sohbetsiz olmazdı. Yorgun bir yaz geçirmiş. Gülümsedi yine de. Şükrün zirvesinde denizin kızı ne de olsa güzel sahil. Nazlı nazlı konuşuyordu yanında yürürken ama tripsiz bir naz... İçten, samimi...
 Kumların akılları anca başına geliyormuş.  Yüzleri gülüyordu güneşe doğru. Üzerlerinde koca yaz boyu hoplayıp zıplayan bir güruh. Aralara sızan çöpler atıklar... Ohh diyorlardı ohhh.... "Sıra bize geldi!  Sahil ve biz başbaşa kış boyu!  Güneş de gelir katılırsa aramıza bazı bazı... Değmeyin keyfimize! "
   Renkli bir merdivene oturup tanıklık ettim muhteşem döngünün evrensel şölenine... Dilimden dökülen o tek kelam, merdivene gölgesi düşen asırlık çınarın yaprağındaki saniyelik kımıldayış, başörtümü hafiften kımıldatan deniz meltemi... Şükür diyordu o an her şey. Şükür... 

    Hayatı sevin, yalnızlıklarınızı şefkatle kucaklayın, evrenin muhteşem ahengine eşlik edin ve her şeyden daha önemlisi tüm bunları yaparken sahibi unutmayın ve yüreğinizi en sevgiliye teşekkürsüz bırakmayın.

Sevgiler...

24 Eylül 2019 Salı

Günaydın!

Günaydın günaydın günaydın  sevgili hayat!  

Günaydın güzel satırlarla ruhumu nurlandıran güzel kalemler!  
Günaydın bardaktaki billur su! 
Günaydın kitaplık odam!  
Günaydın yeşil ve kırmızı ahh... Ne güzelsiniz günaydın!  
Günaydın insan meşgalesi! 
Dışarıdaki şehrin sesi, kuşların cilvesi ve aldığımız her nefesteki hu fısıltısı... 
Ah içimizdeki coşku!! Sana da günaydın!  
Sonbahar, asil mevsim, güzel geçiş kapısı kışa, günaydın günaydın sana da! 
Yaşama sevinci sen var ya sen, ahh sen!  
Rabbin içimize akıttığı coşkun ırmak, sen yaşama şükrü,iyi ki varsın sen! 
Sana da günaydın... 
Daim ak içimizde, serin rüzgârların eşliğinde şakıyan bir bülbül gibi, hiç bitme sen yaşama sevinci. Son nefeste bile şükür nuruyla nefesimize eşlik et güzel coşku!   
Günaydın blog insanları! 
Bu sabah da böyle ;)  
Fotoğraf, bu sabah kitaplığım önünden :) 

20 Eylül 2019 Cuma

Dost listesi


    Bugünlerde fark ettiğim bir şey var. Hayatımda uzun dönem var olan insanların yerini başkaları almış bir süre önce. Daha somut ifade etmek gerekirse son bir kaç yıl içinde. Tüm kadro değişmiş yani :) 
   Zor zamanlarda aradıklarım, daral geldiğinde yazdıklarım, kararsız kaldığımda fikrine danıştıklarım... Liste baştan sona yenilenmiş bir baktım da.   
   Yeni kişileri pek istememiştim önceleri. Ayıla bayıla almadım onları hayatıma.  Plansız ve apansız girdiler. Kimileri  de adım adım girdi geldi. Şükür ki sessizce kabullendim. Fosilleşen "dost kriterlerimi" çöpe attığımdan olsa gerek. Kaderin hediyesidir deyip kabul ettim  hayatıma her gireni.  
    Ama giden eski dostları da özlüyordum hep. Yenileri kabul ederken bile...Sonra bi baktım ki, yaşamıma giren bu  yeni kişiler tüm gidişatım için tam da ihtiyacım olan insan tipleri. Bakıyorum biri hayatımın bir boyutu için tam da ihtiyacım olan bir dost. Diğeri ise diğer bir boyut için... Yani yürüdüğüm yolda elimi tutan bu yeni dostlar yerine eskiler devam etseydi benimle, çok fazla tökezlerdim sanırım. Belki ilerleyemezdim bile. 
    Bunu fark edince, özleyip durduğum  eski dostlara veda ettim kalbimde usulca. Tamam dedim sevgiyle. Göreviniz tamamlanmış meğer bende. Elimi tuttunuz vakti zamanında ama o da ne sizin ne de benim isteğimleydi. Sadece Mevla'nın isteğiyle oldunuz benimle. Ve şimdi  yerinize yeniler girdi devreye. Özlem de bitmiş oldu böylece.  
   Demem o ki;  sorgulamadan kabullenmek yeniyi, ve usulca sorunsuz vedalaşmak etkisiyle... İşte yol anca böyle yürünür gider sevgiyle...  
Selametler olsun ahali :) 

Fotoğraf, Bornova/ İzmir 


12 Eylül 2019 Perşembe

İlâhî plan...


   Dün aslında yapacak o kadar çok işim var vardı ki... Ama içime gelip oturan bir Garfield beni esir almıştı sanki. " Aman bugün de zamanı akışına bırakıver. Gel boşver bi kahve yap da içelim. Azıcık daha yat azıcık daha... " diye diye güne dair bir plan yapamadan içimdeki tembel kediciğe yoldaş oldum.
    Sonrasında olaylar gelişti. Bi arkadaşım aradı dertleşmek için.  Uzun uzun konuştuk. Ayrımına varamadığımız şeyleri çözdük birlikte. Daha dikkatli olacağımıza dair sözler verdik birbirimize. Ve dualarımızda yer vereceğimize dair sözler de...  Sonrasında başka bir arkadaş grubunun çay davetini aldım. E tabi bir planım olmadığı için katıldım. Orda yine bana iyi gelen bir sürü şey girdi zihnime. Boş insanlar değillerdi...  Hayatta dümdüz baktığım olaylara değişik açılardan bakabilmek nasip oldu anlatılanları dinledikçe.  İyi geldi. Onlara da bana da... Ve yine ayrılırken birbirimize ettiğimiz dualar da cabası.
    Akşam vakti yaklaşınca eve döndüm. Akşam da plansız şekilde kendime ayırabileceğim uzun bir vakit şansı doğdu. Sabah vakitlerinde Garfield benimle birlikteyken yapamadığım işleri halledip üstüne de kaymak mahiyetinde bana iyi gelen diğer hobilerimle ilgilendim. 
Sonra şöyle güne dönüp baktığımda neden sabah o denli plansız ve tembel olduğumu çözdüm. Çünkü ilahi düzende benim için ertelenemeyecek şeyler vardı ve bunun için benim bir müddet plansız kalmam lâzımdı. O Garfield o yüzden gelip beni esir almıştı. Yani planlar üstü plan vardı ve o ne güzel plandı.
    O sebep akışa bırakmalı hep :) Çünkü unutmamalı,  her şey plan dahilinde ;) 
Sevgiler olsun herkeslere...

2 Eylül 2019 Pazartesi

Rüyalar sadece rüya değil

   Son günlerde, geceleri rüyalarımda mı yaşıyorum yoksa gündüzlerde mi yaşıyorum tamamen birbirine karıştı. Rüyalarımda neler yaptığımı neler yaşadığımı tam olarak hatırlayamıyorum. Ama uyanınca bende bıraktığı hisler etrafımı saran billur bi bulut kütlesi gibi çevreliyor beni. Ve uzun müddet içinde dolaşıyorum o bulutun. 

    Mutfağa gidiyorum kahvaltı hazırlıyorum,insanlarla konuşuyorum, metroya biniyorum ama ruhum çok başka bir yerlerde. O tatlı rüyalarım verdiği güzel hislerin içinde. Derken öyle böyle gün bitiyor ama ben yorgun bir uykudan ziyade yeniden taze ve berrak hisler dünyasına dalmak için koyuyorum başımı yastığa. Gün içinde Leyla gibi dolanırken gündelik hayatımı geçiştirmeye çalışıyorum resmen. Çok ilginç...  Var mı böyle şeyler yaşayanlar acep. 
    Neyse günaydın dostlar.  Şimdi de mesela sıkıcı bir kamu alanı içinde sıramı bekliyorum ama ruhum geceden kalma yine.  Etrafta pembe beyaz tüllerin uçuştuğu çok hoş bir evrende :) Hayır delirmedim delirmedim şükür. Delirsem insanlar fark eder çünkü. Yani kısaca demem o ki : 
Rüyalar sadece rüya değil. 

Fotoğraf, Çiçekliköy/ İzmir - Dün çektim.  

29 Ağustos 2019 Perşembe

Amelie Kafası/4


Şöyle bi baktım da, uzun süredir bloğumun kutsal ayinlerinden biri olan beyin boşaltma işini ihmal etmişim.  Yani "Amelie kafası" köşesini... O vakit, hadi Bismillah... 

# Direniyorum direniyorum ama sonunda sanırım alnımın akıyla kullandığım Türk marka çamaşır deterjanını bırakıp nefret ettiğim o yabancı marka çamaşır deterjanına transfer olacağım.  Çünkü olmuyor. Beyazlamıyor çamaşırlarım. O markayı kullanan yakınlarımın çamaşırları ise sakız gibi :( Bazen idealist olmak, kötü ev kadınlığını da beraberinde getirir mi?  Getiriyormuş.  :/ 

#Tanıdığım bir  abla var.  Kadın pire gibi.  Beş dakika boş kalmıyor. Hep bir plan program ve hareket içinde. Onunla birlikteyken keyif çayı içemiyorum. Çünkü o hep servis tabaklarını toplama derdine düşüyor. O zamanlarda ben de çay içmeye devam edersem, kendimi göbeğini kaşıyan bakkal Murtaza gibi hissediyorum. 

#Demin biri beni öyle bi sinirlendirdi kiii.  Öyle böyle değil. Hani şeytan diyor aç ağzını yum gözünü. Ama sonra melek de diyor ki: Yok ya o kadar kasma. Hem annesini hem babasını rahatsızlandıkları için  aynı gün hastaneye getirmiş biri ne de olsa karşındaki. Şimdi kızılmaz ki buna. Meleğe hak verip şeytanı susturuyorum. 

#Mavi rengi fazla sevmiyor oluşuma rağmen İzmir'e geldim geleli mavi renkli kıyafetler  giyiyorum. Denize yakın olmanın tezahürü mü acep?  Ya da  kırk yaşımın akıp durulmuşluğunu mu yansıtmaya çalışıyor bilinçaltım. Belki  öyle ama bunun başka yolları da var. Bu işe bir el atmalıyım sanırım.  

#Ha bir de İzmir'de tesettür kıyafet bulma sorunsalı artık çözülmeli. Orta karar tesettür kıyafet bulmak çok zor burda. Ya Karamürsel sepeti gibi janjanlı şıkır şıkır göz kanatan kıyafetler ya da ninem zamanıma ait soluk beniz kıyafetler. Giyim zevkim felç geldim geleli.  Oysa bi Denizli böyle miydi ya. Ah gözünü seveyim.

#"Kıyamam" kelimesi dilime yapıştı kaldı. Yaşadığım yüzyılın Adile Naşit'i gibi sürekli birilerine kıyamayıp duruyorum dilimle. Sanırım içimdeki kahrolmayası insan sevgisinin en akışkan sözcüğü bu o sebep belki de.  

#Bence hastanelere pembe renkli moral köşeleri yapılmalı. Büyük rahat minderlerin atıldığı havadar mekanlar olmalı buralar. Güler yüzlü gençler hizmet etmeli. Okulların değerler eğitimi için gönderdiği öğrenciler olmalı bu gençler. Sohbet etmek isteyen yaşlıların (bazen genç de olabilir) dertlerini dinlemeliler. Sessizlik isteyen hastaları ise bir köşeye güzelce oturtup rahatsız etmemeliler. 

#Mutfakla aram çok iyi şu sıralar şükür. Bunda biraz çekirdek ailemin et yemeklerinden ve karbonhidrat tüketiminden uzaklaşma gereksinimi etkili sanırım. Böylece ait olduğum Ege mutfağına dair harika zeytinyağlılarımı döktürebiliyorum .Çünkü oldum olası sebze yemeklerinde çok iyiyim.  Oh nefis oluyor hepsi!  :) 

#Az önce üçüncü maddede yazdığım beni çok sinirlendiren kişi aradı. Telefonu meşgule attım. Meleğin işi tamamlanmadı demek halen :) 

#Her geçen gün daha iyi anlıyorum ki yazmak beni besleyen çok önemli bir kaynak. Ancak dengeli beslenmek için okuma seçimlerini de titizlikle devam ettirmem gerek.  

#Hastanelerle ilgili şu da yapılsın lütfen: Boş boş oturup etrafı seyreden hasta yakınlarını markaja alan birer görevli tayin edilsin. Boş bekleyen kimselere güler yüzle okuyacak bir şeyler ikram edilsin. Yani bu kişiler " Yok ben almayayım okumak beni tiksindiriyor " deseler bile onlara dünyayı, evreni, kültürleri anlatan sesli grafiksel anlatılar sunulsun. Yapılsın efendim.  Boş beklenilmesin. Gelişilsin. 

#Dekorasyonun, kişisel bakımın, herhangi bir  bilgi akışının, renklerin, hafif müziğin moralle yakından ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Hayatımızda bunlara yer verirken ki seçimlerimiz de çok önemli.  

Bugünlük yetsin bu kadar.  Oh içim rahatladı!  Yaşasın Amelie köşesi!  ;) 
Sevgiler herkeslere :) 

Fotoğraf, yeğenimin bebişi için elimle yaptığım vosvos :) 


22 Ağustos 2019 Perşembe

Mektup



   Son üç gündür bazı sağlık sorunlarıyla imtihan oluyorum.O yüzden pek uğrayamadım bloğuma.  Aslında Mevladan kucağımıza düşenlere "sorun"demek ne kadar doğru onu da bilemiyorum. Hepsi güzel birer mektup değil mi aslında ?
Sevgilinin seni terk etmesi, hastane odasında yapayalnız serum yemen, maaşının ay sonu gelmeden bitmesi, evladından gördüğün vefasızlık ya da bir evlat sahibi olamamak falan filan...   Bunların tümü bizim kim olduğumuzu ya da en temelde kime ait olduğumuzu hatırlatan mektuplar. Zarfı açmak lâzım sadece.  İçindekileri okumak ve de... 

    Eve bir icra mektubu gelmiş olsun mesela. Açıp okumazsak orada öylece durur ama yapılacaklara engel olabilir mi bu tavır?  Hayır. İcra eninde sonunda yapılır. Mevladan gelen ikazlar da böyle biraz.Tek fark, Mevla icra memurları kadar ketum değil. Rahmet kapısı hep açık ve sevgi dolu merhameti hep taze. Bu ikazlar, bazen sevgili dilinden gelir, bazen evlat elinden vesaire vesaire... Ama hep yüzünü  en sevgiliye döndürmen için gelir. Açıp okumak gelmeli o vakitlerde ilk olarak akla.  Az utanarak belki,  sıkılarak ama mutlaka sevgiyle okunmalı. Sevgiyle ve  güzel sabırla... (Uygulaması yazmasından daha zor ama ikazlar bu yüzden ardı ardına yapılıyor zaten)  

    İşte ben de sağlığım kanalından böyle bir mektup aldım en sevgiliden. İlk gün afallıyorsun. Mektup olduğunu bile anlayamıyorsun. Ağrı diyorsun sancı diyorsun ıvır zıvır... Sonra aklını başına alınca açıp okuyorsun. Rahmanın sevgi eli merhamet eli oracıkta erişiveriyor sana işte.  
Şükür bu gün daha iyiyim.  İyiyim ki açıp bloğuma bir şeyler karalayabildim.  Aldığımız her sağlıklı nefese bin şükür. Kıymetini bilmediğimiz, alıp geçiverdiğimiz, alıp gafletle tükettiğimiz o canım nefeslerin her birine bin şükür. Yer yüzündeki nefesler sayısınca şükür...  
Bir duanızı alırım canlar. 
Sevgiler, sağlıklar olsun hepinize... 
Fotoğraf, Çanakkale, Sıhhiye bahçesi. 

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Buçuk kromozom fazlalı...

   Sanırsam bir Down sendromlu'dan yarım kromozom filan eksiğim. Sanki buçuk kromozom döndürmüş gibi beni down sendromlu olmaktan. Kendime ve çevremdeki yaşıtların davranışlarına baktığımda bu kanıya varıyorum. Yani şimdi öyle olsa bile bunu buraya niye yazdım?  E çünkü bloğumu az biraz günlük yazar gibi de kullanıyorum da ondan.  

1 Ağustos 2019 Perşembe

Hamarat kelebek

   Bugünlerde acayip hamarat bir insanım.  Bin şükür. Kelebekler gibi ordan oraya uçup duruyorum sanki. (Sırf fotoğrafa atıf yapmak için kurdum şu cümleyi)

   Sabahları afyonumun patlaması sürecini nerdeyse minimuma indirdim diyebilirim. Yok öyle sabah uyanınca eline telefon almalar dakikalarca instagram kaydırmalar filan.  Çünkü babam bize geldi ve uyanır uyanmaz kahvaltı yapmak ister tatliş insan. Baba olunca bekletemiyosun. Koca olursa bekletirsin. Ayılır bayılır ağırdan alırsın,  olmadı hadi dışarda yapalım mı deyip  elin oğluna bir de simit peyniri kitlersin, oldu bitti işte kahvaltı.   Ama babacık olursaaa... Gözünü mutfakta açıp, kendini çay demlerken buluyorsun uyur uyanık.

    Kahvaltıdan sonra bulaşıklar halledilip ev düzene sokuluyor.  Bir yandan yeni güne niyetler yapılıyor. Dualar ediliyor.  Bugünlerde şöyle diyorum :
Allah'ım bugün öğreneceğim şeyler beni daha da olgunlaştırsın, gelişmeme katkı sağlasın ve beni sana daha da yaklaştırsın. Daha da daha daa...  Yetmez bu yakınlık bana! Amin...
    İşler bitince ara vermeden hoop evin kütüphane köşesine ışınlanıyorum. Sabahları serin oluyor köşe. Ama öncesinde ocaktaki çay ısıtılıp yanına kayınvalidemin Konya dan getirdiği kuruüzümler konuluyor. Her gün 21 tane kuruüzüm... Hadis var hakkında araştırın isterseniz. Çay tepsisiyle masaya oturuluyor. Bahrül medid'den yudumlamak için kollar sıvanıyor.  Onun ne olduğunu merak eden yan taraftaki kategori kısmında var,  tık tık yapsın oraya. Öğle vaktine kadar devam ediyor bu okuma eylemi.  Ama durun bi dakika!  Arada bir mola verip sabah sporumu da icra ettiğimi söylemeliyim. Çünkü sağlam kafa sağlam vücut kombini biliyorsunuz :)

    Neyse öğleden sonra programı başlıyor ardından.   Günün yemeği titizlikle tespit edilip uygulamaya konuluyor. Yemek yapmadan güne devam etmem mümkün değil. Önceleri yoktu bu hassasiyet. Yemeğiyle kocasını mutlu etme eğilimli Geyşa ruhu ne ara içime kaçtı ben de çözemedim. Dedim ya bunlar hep Emine Beder sendromu.  Ya da Sahrap Soysal mı demeliyim?  İkisinin karışımı bir şey oldum işte şu aralar.  Günün geri kalanında biraz  eve dair işler güçler  (çoğunlukla ıvır zıvır temizlik ya da çekmece düzenlemece v.s.) alıyor vakti. Yalnız bi nokta var.  Bu işler yapılırken telefon yanımda ya bir beyin bilimci döktürüyor oluyor youtube zımbırtısında,  ya da kaçırdığım bir açık oturumu dinliyorum. Ütü yaparken bir kaç sesli kitap da bitirmişliğim var.  Yani işler körü körüne yapılmıyor bilgilendirici videolarla vokallerine kavuşturuluyor mutlaka. Ve bazen videolar otomatik oynamaya başlayınca hiç hedeflemediğim videolar açılıp çok ilginç şeyler öğreniyorum. Bana faydalı şeyler. Faydalı çünkü neden?  Çünkü sabah duasını yapmıştım ya o yüzden :) Çaktınız mı??  Önce iyi niyet,  ardından güzel dua ve hoop gelişme!  Her gün ayrı bir vadide geçmiş oluyor sanki böylece :)
   Öğleden sonra için bir arkadaşla çay saati yapılacaksa da bazı kriterler var tabi.  Zaman sınırlaması oluyor en başta. Saldım çayıra türünde oturup kalkmalara ısınamadım oldum olası. Saat 18 de kalkmayı mı planladım?  Aynen uyguluyorum.  Yani çoğu zaman diyeyim bari.
   Eve geliyorum, eşim kişisi gelene kadar az biraz instagramda sevdiğim sayfaları ya da Semerkand dergi sayfalarını karıştırıyorum. Sonra sofrayı hazırlıyorum ve bunu yaparken kısa bir şeyler dinlemek için yine telefonumu açıyorum.  Hoopp eşim geliyor. Yemek yedik,  sofrayı topladım derken saat 7 30 oluyor. Benim yürüyüş vaktim! Her gün en az 40 dk.  yürümeye çalışıyorum. Evin arkasındaki uzun yürüme parkurunda... Palmiyeli hoş bir İzmir köşesi burası. Yürüyorum çünkü sağlam kafa biliyosunuz siz nerede oluyor dimi?  Taş kafalı olucam yakında, bi o kadar sağlam olacak  yani :) Neyse yürüyüş sonrası eve gel.
   Akşam eşim kişisi ya bir gezme planlamıştır ya da doğaçlama bi teklifle gelir filan... Ya da güzel bir film açılır çay demlenir şükürle içilir. Ama hiç okuma saati olmaz çünkü eşim kişisi buna yanaşmaz. Bana kalsa süper olur aslında.  Gün böylece biter.  Boş kaldım mı hiç?  Hayır, ya da çok az.  Ama sürekli duyduğum şey şu : "Ay Bilge, hayat sana güzel valla iş yok güç yok."  Ya da şu: " Kızım tutanın yok çekenin yok gez dolaş işte! " Ya da şu:" Ay yaa çocuk filan da yok napıyosun gündüzleri sıkılıyo musun çook"  Yani hayat güzel tabiki şükür de o kadar da boş kalmıyorum be. Kalmamalı da hiç kimse.  Diyesin gelir ama demez es geçersin.  Niye diyeyim ki.  Önce Allah bilsin. Sonra bloğuma yazarım bloğum bilsin :))
Yani bu yazının ana fikri şu canlar : Ev hatun kişilerini boşun boşu görüyorsunuz ya hani bazen. Boş başak dik dururmuş,  dolu başak eğilirmiş.  Bunu da unutmayın tamam mı?  Ha bir de... Bence yeryüzündeki en büyük başarı, bir insanın kendini bilerek huzuru yakalamasıdır. Çünkü tüm insanların huzurlu olduğu bir dünya tadından yenmez olurdu.
(Başak benzetmesi klişenin dibi oldu ama neyse :))Bu arada son olarak belirtmeliyim ki tüm bunlar Rabbin istemesi ve yardım etmesiyle mümkün olan şeyler.  Onun rahmeti olmasa yaşam enerjisinin zerresi bulaşmaz ruhlarımıza. Şükür milyon kere.
Hadi gidip yatayım. Yarın yoğun bi gün yine ve hamarat kişiler çok yorulup erken uyumak ister malum :)
Sevgiler ahali!  ;)
Fotoğraf, Çanakkale'de bir tepeden...  geçtiğimiz aylarda çekmiştim.

20 Temmuz 2019 Cumartesi

"Öyle değildir" hapı

   Size çok önemli bir ilaç tedavisinden bahsedeceğim şimdi. Yeni çıkmış, Amerika'dan ithal... Yok yav şaka şaka, bildiğin Türk malı. Hatta benim malım.  Yani ben buldum.  Aslında bi çok kişi kendisi bulup uyguluyor bence bu tedaviyi. Tedavinin merkezinde bir hap var. Adı : "Öyle değildir" hapı.  

   Önce bu tedaviye ihtiyaç duyan hasta grubunu tanımak lâzım.  
Eğer çevrenizdeki insanlar sizin fazla kırılgan olduğunuzu düşünüyorsa...  Fazlaca kırılıyorsanız sahiden. İnsanları kaba ve anlayışsız buluyorsanız.Sanki yeryüzüne 17. Yüzyıldan koparılıp bodoslama atılmış hissediyorsanuz mesela... Siz incelikler düşünüp dururken maddenin kancasına takılı güruh anlamıyorsa hiç halinizden...  Yani böyle Brezilya dizisine düşmüş Nihat Hatipoğlu gibi falansa mesela ruh haliniz...  Ohoo...  Gelin gelin!  Benim icat ettiğim hapı kullanma vaktiniz gelmiş.  Gelin de size güzel bir İstiridye tedavisi uygulayalım. Aslında başlığı öyle mi atsaydım acep? İstiridye tedavisi!  diye yani. Neyse başlık mühim değil. Tedavi mühim.  

   O da şöyle... Sabah akşam "öyle değildir" hapı alacaksınız. Gün içinde de alabilirsiniz. Nasıl yani?  Yani baktınız etrafınızda sizi kıran bir şeyler oldu. Birileri kuzey batıdan kalp alanınıza kamikazeyle düşer gibi düştü mesela. Yaraladı kalbinizi. Canınız yandı. Hemen bi tane "öyle değildir" hapı yutacaksınız. Şöyle düşüneceksiniz: Bi kere hiç bir şey tamamen göründüğü gibi değildir. Mutlaka sandığımız kadar kötü değildir mevzu. Ama biz negatif görmeye meyilliyiz azıcık insanoğlu olarak  diye düşünücez. O zaman meselenin yüzde ellisi çöpe gider.  Kalan yüzde elliye bakarsak belki muhatabın bu derece kırıcı olmasında geçmişe dayanan bir mazereti vardır. Başından geçen bir olay ya da yaşadığı kötü bir anı onu böyle davranmaya itmiş olabilir. Kaldı mı geriye yüzde oncuk bir şey.  O kadar kusur kadı kızında da olur, benim de böylesi  hatalarım olmuştur diye düşünüp o kısmı da kesersek işte meselenin özünde "öyle değildir" sonucunu elde ediyoruz. Niyet okuyuculuk yapmıyoruz. Yani durum ne kadar kötü görünürse görünsün "öyle değildir,ben yanlış anlamışımdır" deyip geçiyoruz sonuç itibariyle. Ay gibi ayan olsa bile her şey, kendimize bakıyoruz. Algımdır önemli olan diyoruz. Ve sağlığımızı koruyoruz. Hem fiziken hem ruhen cillop gibi kalıyoruz.  

   Umarım anlatabilmişimdir ahali.  İstiridye tedavisi budur. Nasıl görürsek öyle olur mantığı yani.  
Neyse telefondan yazdım ve acele yazdım. Yazım hatam yoktur inşaallah.  Varsa da doktor reçetesini bilirsiniz pek düzen yoktur doktor yazısında o hesap bakıverin. 
Ve veee aman haaa!  Eğer ihtiyacınız varsa bu gece de hapınızı almadan sakın uyumayın.  Unutmayın, "öyle değildir" hapınızı! Sakın sabaha bırakmayın!  
Hadi gittim ben! :) 
Sevgiler!  
Fotoğraf, Çanakkale / Geçen ay çekilen bir kare. 

16 Temmuz 2019 Salı

O kadar da özne değilsin be yavrum...

Bu başlığı kendime attım.  Yani içimdeki ben duysun diye.  İnşaallah duyar. Aslında hepimiz az az da olsa içimizdeki benlerle konuşsak dışarıdan eleştirel bir ağızmış gibi.  Güzel olmaz mı ? Olur olur...

    Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki artık insanoğlunun kendini bir tek Yaradanın yerine koymadığı kaldı.  Her eşyanın en iyisini kullanalım, en iyi yerleri gezelim, en iyi yemekleri yiyelim haaa hepsinden önemlisi var!! Nedir o?  En kaliteli dostlar bizim olsun.  Tabi tabi. (Bulursan bu kadar madde esiri insan içinde manevi zenginliği olan bir dost bana da haber ver.)

   Bu kadar "en iyi"yi neden ve nasıl hak ediyoruz ya da hak ettiğimizi düşünüyoruz o da ayrı konu ama meselenin daha özünde olan bir şey var.  Daha facia bir şey. Daha acınası bir şey. O nedir peki?  Bulamayışımız! Bulamıyoruz çünkü her şeyin en iyisine tek bir hayat içinde kavuşmak çok zor.  Velev ki zar zor kavuştun, bu sefer de kaybetme korkusu huzur bırakmıyor.  Çünkü eninde sonunda o güzelliklerden kopacağını biliyorsun.

    Bir tanıdığım vardı. Bu saydığım "en iyi"lere aşağı yukarı sahip olmuştu. İyi bir eş iyi bir meslek çok tatliş çocuklar ve sabah akşam gezmeler tozmalar amanın!  Tam bir instagram çiçeğiydi :))  Bir keresinde ailesiyle çekildiği mutlu bir fotoğrafın altına şöyle yazmıştı: Keşke zaman durup kalsa!  Evet çünkü biliyordu şimdi mutluydu ama bir akıbet gelecek ki hepsinden ayrılacaktı. Belki onun ayrımına vardığı bir andı.

    Yani demem o ki, öznesi değiliz şu hayatın sadece nesnesiyiz. Bir kenarda duran ve bir süre sonra oradan eksilip gidecek bir nesne... O zaman neden özne taklidi yapıp duruyoruz.
 "En güzel şeyleri yiyorum yuppiee!  Hatta bunu herkes bilsin aman haaa!!! "  Bu saçma hezeyan bir nesne için fazla abartılı değil mi. Bir de bunu yaparken kırıp incittiklerimiz özendirdiklerimiz ve bir sürü yıkıcı duyguyu  inşa edişimiz...
"Ay sadece kaliteli insanlarla dostluklar kurarım" Ooo ne kalite sendeki de ama. Bir yaralı yüreğe derman olma da git maddi manevi kendini düzeltmiş seçkinlerle gönül eyle. Yönsüz kalmış bir çaresize ışık tutuvermek senin neyine?! Sen kaliteli dost bul anca... (Şahsen bu insan seçme mevzusunda da çok radikal dönüşümler içindeyim bilahare ayrı bir yazıda buna da yer vermek isterim hatta. ) Açıkçası bir hayat kadınına  cesaret verip güzel bir yöne evrilmesini sağlayacaksa eğer muhabbetim, en kaliteli(!) dosta ayrılacak vaktin önüne koyarım o muhabbeti.

    Yahu özne değiliz!  Tekmişiz biricikmişiz gibi davranıp duruşlarımız niye?  Tabiki Rabbimizin biriciğiyiz ama bizim gibi milyon tane biricik var yeryüzünde. Kimisi ücra bir varoşta kimisi yatta handa hamamda...  Herkesin serüveni farklı hikayesi ve imtihanı farklı ama aynı olan bir şey var. Herkes Rabbinin biriciği!  O vakit niye her şey etrafımızda dönüyormuş gibi gülücükler saçıyoruz?

    Gülücüklerimizi tüm bu evrenin bir parçası oluşumuzun şükranı için saçsak ya.  Dönüp duran şu  alemin onca  tılsımlı yaradılmışına duyduğumuz hayranlık için saçsak ya. Kendimiz, sahip olduklarımız ve maddi şeyler dışında gülümseyerek hayatın içinden çekip çıkarılacak onca şey varken...Denizler okyanuslar varken...  Bir yudumluk bile yer kaplamayan varlığımızla vakit kaybedip durmak niye ?

    Mevlana'nın "güneş gibi ol" deyişini ben nasıl algılayayım ki başka?  Güneş her ücraya nüfuz etmek için yanmıyor mu deli gibi? Gösteriş telaşından ziyade her zerreye ışık vurmaya gayret etmiyor mu?    "Kaliteli dost seçerim valla" diyor mu ?  Rabbi ona öyle emretmedi mi çünkü?

   Neyse coştum dostlar...  Gün başlasın hadi. Sihirli tılsımlı halleriyle ne öğretecekse öğretsin bugün de zaman. Ama hiç unutturmasın özne olmadığımızı.
Günaydınlar herkese.

Fotoğraf, Denizli'de bir dere kenarı. Kök kısımları kendinden daha fazla bir ağaç. Toprağın üstünde gördüğümüzde ne kadar farklı.  Hiç bir şey göründüğü gibi değil dimi. Biz de dahil olmak üzere... Daha dikkatli bakalım kendimize. Neyiz aslında?

12 Temmuz 2019 Cuma

Çok da kasma...

   Bu hafta sonu eşimin şehir dışında bir planı vardı. Hafta sonumu geçirmek için bir yerlere kapağı atmak istiyordum.Çünkü yalnız kalmak istemiyordu canım.  Ama nereye gidecektim ? 
Bir sürü planlar geçti kafamdan. Alternatifler peşi sıra önümden geldi geçti.
*Bir yandan yeğenim bebişleriyle fotoğraflar atıp duruyordu watsaptan. Allahım şu bebişleri de ne özlüyorum deyip deyip iç geçiriyordum.
*Diğer yandan yeğenlerim ve ablamlarla yazlıkta vakit geçirmek istiyordum ama işte bu hafta sonu eşim olmadığı için yine onları davet edemeyecektim.
*Başka bir yandan da İzmir cayır cayır yanarken yazlık gözümde tütüyordu. Buz gibi balkonunda şükür dakikaları istiyordu canım bi fena... 
Derken dün misafirleri gelecek oldu eşimin. Yazlığa gidelim demişler. Kalktık gittik. Bebişleri gözümde tüten yeğenim de hafta sonunu annesinde geçirmek üzere ablamlara geliyormuş.
Eşim  bu sabah beni ablamlara bıraktı sabah işe dönerken. Ablamlara yeğenim ve bebişleri gelecek ve yarın hep birlikte yazlığa geçiyoruz inşaallah. Fikir eşimden çıktığı için peki dedim ben de.
Böylece üç dileğim de aynı anda gerçekleşmiş oldu şükür.
Yani bu yazıda yazar neyi anlatmayı murad etmiş? 
Senin yaptığın planlar çok da şey değil. Çok kasma o kadar. Sakince tevekkül edersen Mevla sana tüm isteklerini öyle güzel bir ortaya karışık yapar  önüne koyar ki hayran kalırsın yeniden sevgilinin  işine :)
Biri 4 yaşında biri 9 aylık iki minnakla bi hafta sonu beni bekler şimdi inşaallah :)

Güzel hafta sonlarınız olsun ahali! 

Fotoğraf, Beyşehir/ Konya