Seviyorum bu hastane kafeteryasını. Dışarıda sıradan bir kahve mekânı olsa da sever miydim acaba böyle ? Sanmam. Burayı benim için ilginç kılan şey, renkli sandalyeleri ile kombinlenen farklı statülerdeki müşteri profili çünkü.
Yani burası bir hastane. Hastaların ve doktorların olduğu bir yer. Bu kafeteryanın özelliği ise bu iki kesimin ikisine de aynı anda hitap edebiliyor olması. Diğer yandan masa ve sandalye sayısı kısıtlı olduğu için müşteriler masaları birbirleriyle paylaşmak zorundalar ayrıca. Burdaki sandalyelerden birine oturduğunuzda, karşınıza hem mesai saatlerinin çokluğundan, akşamı nasıl değerlendireceğinden bahseden uzman bir doktor hem de mide şikayetleri için kontrole gelmiş sıradan bir yaşlı teyze oturabilir. İki kesimin iç içe geçtiği nadir mekânlardan biri burası.
Mesela bu fotoğrafı çektikten sonra masamı bir avuç genç bayan doktor kapladı. Bir yandan yazarken bir yandan onların muhabbetlerine kulak misafiriyim mecburiyeten. Hastaneye yeni alınan bir cihazın kullanımı ve bu konuyla ilgili kendi birimlerinde yapılan düzenlemelerden bahsediyorlar. İçlerinde biri bu konudaki alışma evresinde çektiği sıkıntılarını anlatırken diğer ikisi onu yüreklendirirmeye çalışıyor. Konuşulanların duygusal metnine dikkat ettiğimde ilkokuldaki kız çocuklarına benzetiyorum onları. Aşı yapılmış ikisi. Diğeri habire ağlayıp yaptırmam dedikçe onu cesaretlendirmeye çalışıyor diğerleri.
Sol ön çarprazımda tekerlekli sandalyede bir oğlan var. Yanında ablası yaşlarında bir genç kız. Konuşuyorlar. Oğlan bazen endişeli gözlerle konuşuyor, bazen de ışıldıyor gözleri neşeyle...
Yan masaya kırmızı kısa ceketli aristokrat görünümlü orta yaşlarda bir bayan oturdu demin. Siparişini devlet sırrı gibi itinalı ve detaylı bir tavırla verdi garsona. Hasta olduğunu sanmam. Belki hasta yakını. Ya da proflardan biri de olabilir.
Ön masada taşralı bir aile var. En ihtiyarları olan nine, önündeki böreği ufak kırıntılar haline getirdikten sonra yemeğe çalışıyor. Oğlu ya da damadı olabilecek genç karşısına oturmuş yüksek sesle bir şeyler anlatıyor ara sıra. Kafasını sallıyor nine onu tasdikler gibi ama daha önemli problemi önündeki börek şu anda.
Milyonlarca insan,milyonlarca tür,hikâye, hayat,hayal,gerçek... Hepsinin harmanlandığı bir mekân.
Öğle saatleri yaklaşınca daha kalabalıklaşıyor burası. O vakit tam curcuna... Benim de kendimi bahçeye atma vaktim geliyor otomatik olarak.
Bir kahve alıp bahçe manzaralarına göz atma vakti yani. Çantamdaki kitap bekleyebilir az daha.
Not: Çayın dibini bırakmak kibir alameti diye okudum geçenlerde. Bırakmayalım içelim. Niye israf olsun ki hem dimi.
Sevgiler canlar...
insan manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Aralık 2019 Çarşamba
14 Ağustos 2019 Çarşamba
Beyaz yakalı
Ah ne mutsuz ne mutsuz. Çalışmak istemiyormuş. Her gün kapitalist sistemin içinde ırgat gibi koşturmak canına yetmiş.
Banka sektöründe çalışan bir beyaz yakalı hatun o... Ama kendini modern yüzyılın kölelerinden biri olarak görüyor. Dört yaşında bir oğlu var. Mutlu anlarına şahitlik etmek istiyor ama mütemadiyen yorgun.Oğlu herşeyden çok onu sevsin istiyor ama bunu sağlamak için bile enerjisi yok.
Söylediğine göre yarımmış her şey. Yarım anne, yarım çalışan, yarım kadın, yarım aşçı, yarım temizlikçi. Her şey yarımmış hayatında. Bu tükenmişliğin ardında küçük küçük dağlar oluşmuş. Biri isyan dağı, biri kibir, biri ümitsizlik... Daha vardır ama gördüklerim bu kadarı.
İsyan dağının taşı toprağı gani. Her şeye isyanı var her şeye... Uçan kuşa, esen rüzgâra... Öfke ve hınç dolu tüm aleme. Kibir dağını, çalışmayan ama güzel ve rahat ömür süren insanlara duyduğu aşağılama yükseltmiş habire. Ona göre kocasının durumu iyi olup da çalışmayan her kadın; çıkarcı, acınası ve embesil tüketici. Ama o öyle mi ya, o emekçi, o alın terinin parlattığı anlı açık bir gurur timsali.Ümitsizlik dağını ise önyargıları yükseltip büyütmüş. Öyle bir ümitsizlik ki bu, her şeyi kesinlikle en doğru şekilde bildiği için bu durumun içinden çıkış asla mümkün değil kabulü ile sabitlenmiş zihnine ümitsizliği.
Eşi çalışmasını istemiyor aslında." Az kazanalım ama mutlu olalım" dedi yanımızda. Sanırım kendini bu kıskacın içine yine bizzat kendisi sokmuş durumda. Çünkü günümüzün saygın kadın profili malumunuz: Yüksek topuklar üzerinde bulutlara yükselmeli kadın. Mutlu mutsuz çok şey değil. Ve sonuç bu...
Koca dağların arasında ezilip kalmışlık.
Sık sık bir araya gelmek durumundayız. Öyle zamanlarda oksijeni tüketiyor adeta ortamdaki. Ona en başta söylemek istediğim şey, dünyanın üç günlük olduğu tabi. Sonra hayatta ne istediğini tam olarak netleştirmesi ve rotasını ona çevirmesi gerektiği... Yaradana bi miktar güvenmesi gerektiği velhasıl. V. s. Ama o dinleyemiyor beni. İki nedeni var belki de. İlki nefes almaya zorlanırken dinleme yetisini kaybedişi belki. İkincisi ise, ben de kocasının durumu iyi olup çalışmayan bir kadınım onun cephesinde. Konuşmamın pek değeri yok yani kısaca. Oysa tüm rahmet onca zahmet sonrası zuhur eder ve her konfor zorlu kararların bebişidir. Ama hayatımdaki zorlu dönemlerime şahit olmadığı için hakkımda derin önyargılar taşımakta. Ah gidi ah...
Ona anlatamadım ya şuraya iliştireyim dedim:
Ne yaparsanız yapın yarın ölecekmiş gibi sevgi ve huzurla yaşayın. Az yiyin az giyin az harcayın ama huzurla yaşayın.
Sevgiler herkese!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

