Hadi başlayalım şu işe.
#Ah... ruh cumhuriyetimdeki geleneksel arınma ayinini epeydir erteliyordum. Yani Amelie şeysilerini...
#Bu "şeysi" kelimesini de neden ciddiyetsiz bulursunuz hiç anlamam. Bakın nasıl da anlam bütünlüğü katıyor cümleye. Yani ifade edilen şeyin çok kayda değer olmadığını ama yine de anlam dünyasında bir varlık ihtiva ettiğini en kısa yoldan anlatan kelime" şeysi" işte. Lamı cimi yok. İade-i itibar edelim böyle kelimelere.
#Geçenlerde arkadaşlardan birinin kızı dedi ki bana. "Bilge abla sen hiç yaşlı gibi değilsin." Değilim zaten diye düşünüyordum. 41 yaş, yaşlı mı? Yani göreceli mevzu bu yaş meselesi. Ama iyi bişey mi işittim kötü mü,ucu açık kaldı.
#Yine aynı kızın kafasında bir koridor açmıştım geçenlerde. Açtırdı Mevlâ diyelim o daha şık olur. Çok sıkıntılı bir dönemdeymiş. Namaza başladı. Çok mutlu hissediyormuş artık. Bana namazla imanla ilgili bir sürü şey sordu. Uzun uzun muhabbetler ettik akşama kadar. Koridor o gün açıldı sanırım. O kızçe o koridordan başka bi dünyaya doğru yol aldı. Dönüp gelmez umarım. Cesaretle sonuna kadar yürür dilerim.
#Hindi eti ve mantardan mütevellit tencere yemekleri şu sıralar favorimiz mutfakta. Sağlıklı ve de lezzetli.
# Oytun Erbaş... Doçent doktor ve ilaç araştırmacısı hani belki bilirsiniz. Ha bi de Egeli... Kalp emojisi var burda. Hayatını,insanlığın yaşam kalitesini arttırmak için deneyler yapmaya adamış biri. Katıldığı bir programda şöyle diyor : "İnanmak, insanın fıtratında olan ve güçlendikçe insana iyi gelen bir şey. Namaz kılmanızı öneririm."
#Daha az kelime tüketmeye niyetlendiğim şu günlerde, dün gelen arkadaşımla akşama kadar çılgınlar gibi sohbet edişim ve aklıma gelen her şeyi çılgınlar gibi açık seçik ortaya koyuşum... Bilemedim...
#İhmal ettiğim, arayıp sormam gereken insanlar var. Ama onlarsız o kadar huzurluyum ki zerre miktar elim telefona varmıyor.
#Kolestrol seviyem yüksek olduğu için zaman zaman yer sallanıyor gibi gelirdi. Artçı depremleri ayırt edemiyorum o sebep. Şimdi ne iyi ne kötü bilemiyorum bu durumda.
#Elişi hediyeler yapıp dağıtmak gibi bir hayalim var ama tastamam harekete geçemiyorum bi türlü. Yok şunu okuyayım yok buna bakayım derken bir elişini projelendirip üretme sürecini tamamlayamıyorum çoğu zaman. Ama kafamda ilk adımlarını attığım bir sürü hediye planı da mevcut döner durur.
#İçimde yine bir başka his, şu sıralar dünyayı kasıp kavuran Corona virüsü ülkemize gelmeyecek diyor. Dayandığı hiç bir bilimsel gerçek yok ama. His sadece.
#Geçen gün eşimle birlikte ailesinin zeytinliğine gittik. Üşürüm, sıkılırım akşama kadar gibi geliyordu. Ama gün çok keyifli geçti şükür. Bitkilere dokunmak, değişik kuşların seslerini duymak, bahçenin güneş vuran kısmına oturup kahvaltı yapmak, zeytin yapraklarının hışırtısında akşam yemeği yemek... iyi ki dedim gün sonunda. İyi ki razı etmiş eşim beni bahçede bir pazar geçirmeye.
#Babacığın yanımızda olması bize öyle huzur veriyor ki. Az yemesi dışında bizi üzen hiç bir yanı yok. Akşam yemeklerinde önden koyduğum çorbaya bolca ekmek doğruyor ve midesinin büyük kısmını bu şekilde doldurmuş oluyor. Ardından ana yemeğe yer kalmıyor tabi. Böylece fazla yemiyor. Çorba koymamayı bile düşünüyorum bazen ama o kadar keyifle içiyor ki çorbasını kıyamıyorum yine de. 81 yaşındaki babam... Tam da, bir lokma bir hırka derviş insanı vesselâm.
#İnşaat mühendisi olan abim dünyanın öbür ucuna, bir Afrika ülkesine gitti çalışmak için. Ve giderken babamı arayıp hayır duasını almadı. Aklım almıyor.
#Hani şöyle güzelce bir defter edinsem. Kapağı egzantirik bir şey olsa. Yumuşak uçlu da bir kurşun kalem. Yazsam yazsam... Belki öyle vücut bulur hayalini kurduğum şeyler.
Görüşmek üzere canlar...
Fotoğraf, Cunda
Aslında bu fotoğrafı koymayacaktım. Yani cesaretle ilgili bir şeyler karalamak istedim ama fotoğraf seçerken elim yanlışlıkla bu fotoğrafa dokunmuş ve de bloğa aktarmış oldum böylece. Hay Allah dememe kalmadan bu tatlının da cesaretle ilişkisini anımsayıp bu fotoğrafın aynen kalmasını istedim. Yazının sonunda neden bahsettiğimi açıklarım.
Hayatta tanıdığım bazı insanlar var. En zor şartlarda en çetrefilli işlere atlayıp bir çırpıda çözüyorlar. "Başlamak bitirmenin yarısı" sözünü somut bir hale getiriyorlar adeta. Benim kafamda "acaba olur mu, yarı yolda kalır mıyım, ya şöyle şöyle olursa da beceremezsem" gibi bir sürü soru yer kalabalığı yaparken cesur insanlar ateşe atlayan pervaneler gibi işin üzerine atılıp bir çırpıda bitiriyorlar.
Bir keresinde bir vakıfta gönüllü çalışırken, vakıf başkanı abla vakıf binasının bir kısmını tadilata sokmaktan bahsetmişti. Ben ve benim gibilerin içinde soru kelebekleri uçuşmaya başladı tabi hemen. "Bunun için bütçe lâzım, iş gücü lâzım, vakit lâzım. Hepsini aynı anda nasıl temim ederiz? Hem zaten şu anda bile imkanlarımız kısıtlı ki... bla bla bla.." Ama vakıf başkanı abla bizzat kendisi balyozu eline alıp işe koyulunca hepimiz şaşıp kalmıştık. Ve mecburen sürece destek olduk. Sonuç olarak bir kaç hafta içinde çok kullanışlı ve şık bir vakıf binamız olmuştu.
Bazıları da var ki herkesin bir kişi üzerine saldırdığı zamanlarda o kişinin lehine yer alıp destek olabiliyor. Bu da bir cesaret meselesi. Çoğunluğa, karşı duruş sergilemek yani. Bunu yapmayı severim. Eğer gerçekten bir haksızlık varsa ortada yani. Altta kalanın yanında olmak bana pek zevkli gelir. Bu eğilimimin kaynağı çocukluğumdaki bir anı olsa gerek. İçimi ezen bir anı.
Çocukluğumda mahallemizde bir düğün yemeği hazırlanıyordu. O vakitler herkes yardıma giderdi bu gibi işlere. O günkü yemek hazırlığında arkadaşlarla biz de gitmiştik. İçimizdeki bir kıza karşı gıcık olmuştuk sanırım. Her zaman yanımızda olan bir kız değildi. Yabancı sayılırdı. O kız da yardım ediyordu. Herkes sürekli kızın yaptığı işi eleştiriyor ve onu kırıyordu. İşi bırakıp gitmesini ve başbaşa kalmayı istiyorduk belkide. Ben de onlara katılmıştım ve kızı rencide edecek şeyler söylemiştim sanırım. Tam hatırlamıyorum ama çoğunluğa uyduğumu çok net hatırlıyorum. Başkalarına saçma gelebilecek bu ufacık detayın ince bir kıymık gibi halen içimde durup durması çok ilginç. Belki de bu anı yüzünden şimdilerde nerde çoğunluk tarafından linç edilmek durumunda kalan birini görsem onun yanında yer almaya çalışırım. Günah çıkarma eğilimi olabilir ama rahatlatıcı bir eylem.
Mutfakta cesaret de başlı başına bir dosya. Yemeklerin aklı var derdi bir tanıdığım. "Eğer pasif kalıp ne yapacağını bilmez halde görürse seni, iktidarı elini alır ve güzel bir şey yapmana imkân vermez. Sen atlayacaksın yemeğin üstüne, kendinden emin olacaksın ve iktidarı eline alacaksın." Derdi. Kulakları çınlasın. Bi keresinde ablam da buzluktan çıkardığı bir donmuş börülce poşetine şaşkın şaşkın bakarken ben, cesaretin rolünü hatırlatmıştı bana. Ben poşetin içinden az bir miktar donmuş börülceyi nasıl çıkartsam ki diye düşünürken poşeti eline alıp hızla mutfak bankının kenarına çarpmış ve ihtiyacımız olan börülceyi tencereye boşaltıvermişti. Bi yandan da kıkırdayıp "mutfakta hızlı ve cesur olmalısın Bilgecim" anlamında bir şeyler söylemişti. O günden sonra dondurucudan bir şeyler çıkarıp yemekte kullanmak benim için sancılı bir iş olmaktan çıkıvermişti.
Evet bir cesaret örneği gösterip ilk defa yaptığım bu tatlıyı, katıldığım bir akşam yemeğine götürmüştüm geçen hafta. Tatlının içinde ıspanak var. Beğenileceğinden çok emin olmamakla birlikte yine de risk almayı tercih etmiştim. Çok beğenildi.
Cesur olmak, belli dozda olunca müthiş işlevsel bir şey. Bazen ise kaçınılmaz bir ihtiyaç. Onunla ilgili yazacaklarım bu kadar.
Cesaret ve sevgi dolu günler olsun canlar.
Hayatım boyunca kaotik şeylere hiç girmedim. Herhangi bir şey eğer fazlaca karmaşıksa oradan uzaklaştım hemen. Yani kişisel gelişim kitaplarının yazdıklarının tam tersini yaptım. Çözmeye çalışmadım. Hayaller, renkler, estetik, zerafet, duygular v.s. İlgilendiğim şeyler bunlar oldu genelde.
Neden böyle oldu bilmiyorum. 0/7 yaş aralığımdaki bazı ebeveyn ihmalleri olabilir. Mesela çocukluğumda çok tv izlerdim. Genelde etrafımdaki herkes beni konuşturmaya çalışırdı. Herkes tarafından çokça şımartıldım. Sevgi manyağı yapılır mı bi insan. Ben yapıldım. Annemin dedikodusunu yapmayacağım şimdi burda. Ama bence bu ve benzeri bi takım eğitim falsoları, mücadele ve sorun çözme kabiliyetimi köreltmiş olmalı. Çünkü çocukluğumda tüm sorunlarım etrafımdakiler tarafından itinayla çözüldü hep.
Diğer yandan, içimde bitmek bilmeyen bir yaşam enerjisi oldu hayatım boyunca. En zor zamanlarda bile dibe vurmama engel olan bir enerjiydi bu. Şimdi bu da iyi mi kötü mü o da tartışılır. Ara sıra dibe vurmalı bi insan bence çok sert olmayacak şekilde. Neyse ne diyordum. Yaşam enerjim... Daha sonraları da insanlar bu yaşam enerjisini çok sevdiler. Çok sayıda insan bu enerjiden beslendi de. Zerre miktar sakınmak gelmedi aklıma bu enerjiyi paylaşma konusunda. Yedisinden yetmişine geniş bir yelpazeyle hem de...
Üzerimizde oluşan donanımlar hep bizi koruyan kollayan cinsten şeyler. Mevlânın bize olan sınırsız sevgisinden olsa gerek. Ben sorunlardan kaçtıkça yaşam enerjim arttı. O arttıkça çevremdeki hayran kitlesi arttı. Sorunlar azaldı. Beraberinde benim çözüm yeteneğim de azaldı tabi... Çözüm yeteneğim yok ama çözülüyor ufak tefek sorunlar bi şekilde şükür. Sorun çözmede yetersiz olsam da kimsenin başına sorun olmamaya azami özen gösteriyorum o da ayrı.
Şimdilerde bakıyorum kendime. Yaşıtlarımla aramda devasa farklar var. Kırk yaşında kadınlara bakıyorum, çoğu telâşlı, hırslı, kaygılı ve çilekeş... Çözümleyecek bir sürü sorunları ve benimkinden çok daha maharetli çözüm kabiliyetleri var. Ama yine de çok yıprandıkarını söylüyorlar. Oysa yaşadıkça yıpranmak yerine parlamalı değil mi insan ? Bence öyle...
Hep basit yaşamayı tercih ettiğim için halen enerji doluyum. Konuşmayı, gülmeyi, sıcacık ilgiyi alakayı seviyorum. Samimiyeti seviyorum. Ama ihtirası sevmiyorum. Yüksek topuklar midemi bulandırıyor. Hep spor ayakkabı olmalı ayaklarımda. Rahat,özgür ve her an için beni ortamdan kaçırabilecek nitelikte... Bi sorun çıkarsa diye.
Elbette her şey bu kadar basit değil. Hayatta mecburiyetler var bi de. İstenmeden omuzlara binen ağırlıklar var. İstese de basit yaşayamayanlar var elbette. Ancak gözlemlediğim bir şey var : Bir insan ne kadar çok ihtirastan vazgeçip hayatını sadeleştirirse o kadar fazla yaşam gücüne kavuşuyor. Yani demem o ki tuttuğunu koparanların eli hep dolu oluyor evet ama kalpleri çok yoruluyor. Çabuk yoruluyor. Yazık oluyor. Çoğu hayat yaşadıkça parlamıyor, tam tersine yıpranıyor.
Sorun büyük. O zaman kaçtım ben.
Durun şuraya yeni yıl ile birlikte kazanmak istediğim alışkanlıkları bi yazayım. Hani yıl içinde falan karşıma çıkarsa, kendime hatırlatma olur.
#Herhangi bir ortamda herhangi bir konuda fikrim sorulduğunda susmak yerine en doğru şeyi söylemek. Yani kimseyi kırmadan tabi yine de...
#Her gün bir konuda araştırma yapmak. Notlar almak.
#Göz nimetini daha iyi koruyabilmek. Her ıvır zıvırın oradan içeri girmesine engel olmak. Beynin penceresi çünkü o.
#Sosyal medyanın, ben farkında olmadan vakti vakumlamasına karşın daha dikkatli olmak. Akışa dalıp gitme gafleti var ya ondan bahsediyorum.
#Meleklerin evde ben yalnızken bile benimle olduğunu hep hatırda tutmak. Etrafında kendine hizmet eden bir ordunun sultanına yaraşır zarafette yaşama gayretinde olmak.
#Evi her an için misafir gelebilir durumda tutmak.
#Her gün bir yemek tarifi öğrenmek. Damak tadını zenginleştirme gayretinde olmak. (Bu daha çok eşimin yerleştirmemi istediği bir alışkanlık aslında)
#Az yemek, çok su içmek, daha fazla meyve ve sebze tüketmek.
#Vakti kullanırken hep bi sonraki saatin plânını yapmak ve boşta kalmamak.
#Özellikle Turk-islam tarihi, edebiyat ve yeni bilimsel gelişmeler konularında gelişim göstermek.
#Her gün yazmak. Ama mutlaka yazmak...
#Blogları daha fazla ziyaret etmek. Daha fazla blogcan tanımak.
#Daha fazla canlı kanlı sohbetler. Oturup çay/kahve içmeli sohbetler. Daha fazla muhabbet.
Aklıma gelenler bunlar oldu. Daha vardır ama zihne ilk gelenler önemli o sebep gerisi için zorlamaya lüzum yok sanırsam.
Herkeslere plânlarının hayallerinin gerçekleştiği ve güzellikler getirdiği vakitler dilerim.
Sevgiler:)
Fotoğraf, Cunda /Ayvalık
Seviyorum bu hastane kafeteryasını. Dışarıda sıradan bir kahve mekânı olsa da sever miydim acaba böyle ? Sanmam. Burayı benim için ilginç kılan şey, renkli sandalyeleri ile kombinlenen farklı statülerdeki müşteri profili çünkü.
Yani burası bir hastane. Hastaların ve doktorların olduğu bir yer. Bu kafeteryanın özelliği ise bu iki kesimin ikisine de aynı anda hitap edebiliyor olması. Diğer yandan masa ve sandalye sayısı kısıtlı olduğu için müşteriler masaları birbirleriyle paylaşmak zorundalar ayrıca. Burdaki sandalyelerden birine oturduğunuzda, karşınıza hem mesai saatlerinin çokluğundan, akşamı nasıl değerlendireceğinden bahseden uzman bir doktor hem de mide şikayetleri için kontrole gelmiş sıradan bir yaşlı teyze oturabilir. İki kesimin iç içe geçtiği nadir mekânlardan biri burası.
Mesela bu fotoğrafı çektikten sonra masamı bir avuç genç bayan doktor kapladı. Bir yandan yazarken bir yandan onların muhabbetlerine kulak misafiriyim mecburiyeten. Hastaneye yeni alınan bir cihazın kullanımı ve bu konuyla ilgili kendi birimlerinde yapılan düzenlemelerden bahsediyorlar. İçlerinde biri bu konudaki alışma evresinde çektiği sıkıntılarını anlatırken diğer ikisi onu yüreklendirirmeye çalışıyor. Konuşulanların duygusal metnine dikkat ettiğimde ilkokuldaki kız çocuklarına benzetiyorum onları. Aşı yapılmış ikisi. Diğeri habire ağlayıp yaptırmam dedikçe onu cesaretlendirmeye çalışıyor diğerleri.
Sol ön çarprazımda tekerlekli sandalyede bir oğlan var. Yanında ablası yaşlarında bir genç kız. Konuşuyorlar. Oğlan bazen endişeli gözlerle konuşuyor, bazen de ışıldıyor gözleri neşeyle...
Yan masaya kırmızı kısa ceketli aristokrat görünümlü orta yaşlarda bir bayan oturdu demin. Siparişini devlet sırrı gibi itinalı ve detaylı bir tavırla verdi garsona. Hasta olduğunu sanmam. Belki hasta yakını. Ya da proflardan biri de olabilir.
Ön masada taşralı bir aile var. En ihtiyarları olan nine, önündeki böreği ufak kırıntılar haline getirdikten sonra yemeğe çalışıyor. Oğlu ya da damadı olabilecek genç karşısına oturmuş yüksek sesle bir şeyler anlatıyor ara sıra. Kafasını sallıyor nine onu tasdikler gibi ama daha önemli problemi önündeki börek şu anda.
Milyonlarca insan,milyonlarca tür,hikâye, hayat,hayal,gerçek... Hepsinin harmanlandığı bir mekân.
Öğle saatleri yaklaşınca daha kalabalıklaşıyor burası. O vakit tam curcuna... Benim de kendimi bahçeye atma vaktim geliyor otomatik olarak.
Bir kahve alıp bahçe manzaralarına göz atma vakti yani. Çantamdaki kitap bekleyebilir az daha.
Not: Çayın dibini bırakmak kibir alameti diye okudum geçenlerde. Bırakmayalım içelim. Niye israf olsun ki hem dimi.
Sevgiler canlar...
# Babam bizimle yine yeniden hamd olsun ! 80 yaşında kendisi. Bi süreliğine bizimle yaşayacak. Kulakları ağır işittiği için ona söylediklerimi yüksek sesle duyurmam gerekiyor. Ama sesimi yükseltirken de rahatsız oluyorum çoğu zaman, sanki onu rencide edecekmişim gibi geliyor. Bi değişik...
#Şehir kütüphanesine abone oldum. Hem spor olsun gider gelirim bi kaç haftada bir diye, hem de aradığım bazı kitapları bulurum diye. Buluyorum da... Kütüphaneler iyi ki varlar.
#Geçen gün, büyüdüğüm kasabadaki Aysel teyzeyi aradım. Annemin kankasıydı bir zamanlar. Annemi kaybettikten sonra onun dostları daha bir kıymete bindi gözümde. Tek başına yaşıyor Aysel teyze. Romatizmaları azmış son dönem, onu anlattı. Oturduğu daire üçüncü kat. Odun sobası yakıyormuş halen. Eşi vefat etmeden önce, bi makara sistemi kurup odunu kömürü daha kolay daireye taşımayı akıl etmiş ama Aysel teyze binanın görüntüsü bozulur diye reddetmiş. Şimdi zar zor taşıyormuş. Bazen de iyi kalpli insanlar yardımcı oluyormuş. Yalnızlık ve gitgide zorlaşan fiziksel koşullar... Yine güzel bi ihtiyarlık duası yaptırdı yüreğime.
# Geçen gün üst katımdaki doktor komşumla (beyin cereahı) asansörde karşılaştık. Genelde hep koşuşturma içinde ve telaşlı olur. Göz kontağı bile kurmaz pek, vakti yok kadının haklı. Ama geçen gün beni gördüğünde sarılıp öptü. Şaşırdım. Bi şeylere susamış gibiydi. Ayak üstü lafladık. Belki de sıradan bir muhabbete susamıştı.
# Blog dünyasını gezemiyorum pek ama aklım kalıyor aslında çoğunda. Kimler neler yapıyor nelerden bahsediyor. Ah vakit ah...
# Günler çıldırmış bir hızla akıyor resmen. Koşuşturmadan rutinlere bile yetişmek mümkün değil. Uzun yaz günlerini özlemek için erken mi ?
# Farkındaysanız ne kadar ağır oturaklı şeyler yazdım, Amelie köşesine hem de. Sanırım artık gerçekten olgun biri olmaya başladım şükürler olsun. Yani yaşım gibi hani kırklar filan... Neyse hadi inşaallah.
#Kışın gelmesiyle birlikte kaloriferleri açtık. Kalorifer peteklerimizde bir hava boşluğu var sanırım. Belli aralıklarla tık tık diye ses çıkarmaya başlıyor. O esnada gidip düğmesini hafifçe kımıldattığınızda ses kesiliyor. Önceleri sinir oluyordum çünkü sürekli yerimden kalkmam gerekiyordu. Geçen gün aklıma hematoloji doktorumun dedikleri geldi. Kanımda pıhtılaşma eğilimi varmış. "Sürekli hareket halinde olmalısınız Bilge hanım. Uzun süreli durağanlıklardan kaçının. " Tabi yaa... dedim sonra kendi kendime. Okumayı sevdiğim için vaktimin çoğu oturarak geçiyor malesef. Yani çoğunkla öyle... Mevlâ benimle ki beni öylece kendi halime bırakmıyor. Kalorifer petekleriyle irkiltip beni harekete geçiriyor şükürler olsun.
# Bugünlerde ısırgan otuyla aşk yaşıyoruz. Her türlü seviyorum onu seviyorum duysun alem ! Salatası, mücveri, böreği... O kalp ben.
# "İrade terbiyesi" diye bir kitaba başladım. Yazarı Jules Payot. Okuyanınız vardır belki. Bitirince paylaşırım yorumumu. Şimdilik faydasını görüyorum diyebilirim ama.
Hadi bugünlük bu kadar olsun ;)
Sevgiler herkese, iyi bakın yüreciğinize...
İçimde bazen öyle hisler açığa çıkıyor ki. Bol baharatlı alengirli yiyecekler gibi bir şeyler... Hani hem tadına bakmaya çekinirsin ama hem de deli gibi merak edersin. Öyle bi uçlarda hayaller, söyleşiler, mizahlar planlar, ütopik şeyler işte... Kafamın içinde bazen, çılgıncasına renklerle bezenen karnaval meydanına dönmüş manzaralar canlanıyor.
Eğer o anlardan birinde yanımda birileri varsa, ona ucundan bir manzara görüntüsü açayım diyorum. Kafamın içindekilerden bir güzellik hani... Gel gör ki çoğu zaman büyük bir hayali silginin hışmına uğruyor o karnaval meydanı. Gülünüp geçilerek bazen, konu apar topar kapatılarak, ciddiyete davet telaşıyla bazen...Ama hep telaşla... O renkli baharatlı harika yiyecekler acımasızca çöpe gidiyor. Sonra araba vergilerinden konuşuluyor, kira getirilerinden, ev temizliğinden, siyasetin yanık tenine bile dokunuluyor. Ama asıl seyredilesi renkler ziyan oluyor. Yeryüzünde yalnız değilsem eğer... Ki hiç sanmam.
Aman Allahım... Ne çok renk heba ediliyor her gün. Milyarlarca ton belki, vahşet...
Güzel hafta sonları olsun dostlar...
Renkleri ziyan etmeyin, seyreyleyin...